Hepsinin gelmesini bekleme;
Bir kişi gelmeyecek.
Sen alışmayasın diye,
Korkmayasın diye,
Düşünesin diye..
Kendine yetmen için..
Herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
Sen kaçmayasın diye.
Gelenler gitmeyecekmiş gibi..
Doğumlarda ölümlerde
Duyasın diye.
Bildiğini bildirmek için
Bilmeme'yi öğrenmelisin.
Tam kalasın diye.
Hepsinin gelmesini bekleme,
Sen var olasın diye.
Bir kişi gelmeyecek,
Sen, bir olasın diye.
Özdemir Asaf
22 Ekim 2012 Pazartesi
10 Eylül 2012 Pazartesi
Mektup I
Bu sıralar kendimle yeni tanışıyorum.
Onlarca haber yığınıyla her gün yeni bir hayal kırıklığına şahit oluyorum. Şehitlerle birlikte ölen duygulara ağlıyorum. Bazen o kadar üstüme geliyor ki elimden gelmeyen, kaçmak istediğim sokaklardan bir çıkış yolu bulamıyorum.
O zamanlarda bana sığınıyorum. Anneannemin Moda'daki eski evinde, mutfağa ait o küçük balkonda oturuyorum yeniden. Domateslerin asılı olduğu, sarmaşıklarla korunan duvarın ardındaki iskemledeyim. İçeriye baktığımda buz pateni yapan kadın ve erkeklerle dolu, hiç bir şiddete şahit olmadığım televizyon ekranını görüyorum. Dışarıdaki insanları izliyorum, yaşıtlarıma bakıyorum merakla; belki biri bana selam verir, ben de ona taze domates koparıp atarım diye... Sevgimi öyle belli ediyorum.
Hediye edemediğim domatesler, sözcüklerime dönüşüp boğazımda bir düğüm oluyor şimdi. Biz ki barışın derdine düşmüşken, aşkımı bile dile getiremiyorum. Odamda bir başıma senin sağlıklı olduğunu hatırlatıyorum kendime ama hiç bir zaman emin olamıyorum. Dışarısı karmakarışık, savaş dolu... Sokaklarda eski elbiselerimi bile giyemiyorum benden olan, insanlar yadırgıyor. Ben kendime dönmek isterken, insanlar teşhirci gözüyle bakıyor! Bu kadar kötü olduklarına inanmak istemiyorum. Geçmişte ne travmalar geçirerek bu hale geldiklerini düşünürken bir ses yankılanıyor pencereden, onlar adına üzülmememi söylüyor. Herkes birtakım acılar yaşıyor fakat kendini saflığında tutanlar "iyi" olmayı hakediyor. Niyeti kötü olanlar ise kendi tükürüklerinde boğulurken birkaç kişiyi daha yanlarına çekmek istiyorlar. Onlar gibi katil olmayı öğrenmediğim için daha çok büyüyor içimdekiler. Ben geçemediğim sokaklardan bile bu kadar çok etkilenirken senin de huzurlu olmadığını biliyorum. Bütün bu karmaşanın içinde benim sevgim dünyada değil, sadece odamın içinde yankılanabiliyor... Az yıkımla hemen bu devri aşmayı diliyorum. Güvende olduğunu bilmek istiyorum. Benim de hep güvende olmamı, gözlerini aylar sonra da olsa görebilecek olmayı diliyorum...
Hala odamdayım. Yıkık dökük eski balkonları uzun uzun izliyorum penceremden. Çocukluğumdan bir ses gelir diye. Sadece sevgiden konuşacağımız günlerden haber bekliyorum...
13 Haziran 2012 Çarşamba
Okun(a)mayan
Sözcükler arttıkça kısa cümleler kurmak daha zor.
Özümüzde iki kelimeyle sığmalıydık satırlara.
Hangi sayfa arasında kaldı gerçekliğin?
Ne kadar uzağa tırmanabilir,
Daha yükseğe kaçabilirsin?
Sadece yardım istediğimde yıldızlara dikiyorum gözlerimi.
Dileğim sana değil.
Hem gökyüzünde olsan ne yazar,
Yanıbaşımdaki denize bürünemezken.
Yine de büyüyorsun giderek; aklımın içinde barınan,
Kalbime emir veren, ateşimi körükleyen,
Dünyaya gelmemiş bir bebeğin saflığında,
Sonsuz bir arayış bu.
Sen benim dileğimsin.
Oysa gördüğüm tek şey bulutlar.
Üstüne çıkıp beyazlığına uzanamam.
Uçağa binebilerim, o da yalnızca gitmek için.
Sen rüyalarda yaşamaya devam edebilirsin.
Ağızdan ağıza çoğalır, dilden dile kalabalıklaşırsın.
Çok konuşulursun ama hiç bir yerde yazmaz adın.
Öyle sığ sularda kaybolmanı istemem.
Bu yüzden diliyorum gökyüzüne;
Hep yazılarımda taşımak için,
Seni kitap ayracıma dönüştürsün diye.
Özümüzde iki kelimeyle sığmalıydık satırlara.
Hangi sayfa arasında kaldı gerçekliğin?
Ne kadar uzağa tırmanabilir,
Daha yükseğe kaçabilirsin?
Sadece yardım istediğimde yıldızlara dikiyorum gözlerimi.
Dileğim sana değil.
Hem gökyüzünde olsan ne yazar,
Yanıbaşımdaki denize bürünemezken.
Yine de büyüyorsun giderek; aklımın içinde barınan,
Kalbime emir veren, ateşimi körükleyen,
Dünyaya gelmemiş bir bebeğin saflığında,
Sonsuz bir arayış bu.
Sen benim dileğimsin.
Oysa gördüğüm tek şey bulutlar.
Üstüne çıkıp beyazlığına uzanamam.
Uçağa binebilerim, o da yalnızca gitmek için.
Sen rüyalarda yaşamaya devam edebilirsin.
Ağızdan ağıza çoğalır, dilden dile kalabalıklaşırsın.
Çok konuşulursun ama hiç bir yerde yazmaz adın.
Öyle sığ sularda kaybolmanı istemem.
Bu yüzden diliyorum gökyüzüne;
Hep yazılarımda taşımak için,
Seni kitap ayracıma dönüştürsün diye.
18 Mayıs 2012 Cuma
Festivale hızlı giriş
Sabahları güne erken başlıyoruz. Hava güzel, insanlar güzel... İzlenesi sokaklar rengarenk insanlarla dolu. Kahvaltı sırasında keyifli sohbetlerimiz eşlik ediyor şehre. Hem sahilin hem de sinemanın bir arada oluşu Cannes'ı en gidilesi yapan unsurlardan biri. Türk Pavillion'unda bir çok kavuşma yaşıyorum: Farklı şehirlerden gelen özlediklerim, yanımda olan sevdiklerim ve tanışmaktan memnun olduklarım...
Hararetli sohbetleri arkada bıraktığım sırada kendimi yarışma kapsamındaki kısa filmleri izlerken buldum. Yarışma bölümünden sonra Short Film Corner'da benim de oynadığım bir filmle birlikte tanıştığım diğer arkadaşların filmlerine dalmışım; yaşıtlarımın özgün düşüncelerine ve çalışkan tavırlarına hayran kaldım. Akşam üstüne doğru Nuri Bilge Ceylan'ın "Mayıs Sıkıntısı" gösteriminin ardından çok değerli bir söyleşisine katıldım. Kısa ama derin ve zor bulunan bir içtenlikteydi. Kişisel olarak verdiği nasihatlar da öyle... Motive edici, öğretici ve insana dair... Sonrasında Film Yönetmenleri Birliği tarafından seçilen Nuri Bilge Ceylan, "Altın Fayton" ödülünü aldı. İsminin anons edildiği her salon, alkışlarla yıkılıyor. O kadar çok seveni var ki birebir ilgilerine şahit olmak onur verici.
Türk standında Perşembe gecesi verilen ilk parti, bütün festivali kardeşliğe davet etti. Babam (Selim Atakan) burada ilk kez piyano çaldı. Şarkılarına hep birlikte eşlik ettik. Arkadaşlarım Sera Sade, Elif Boyacıoğlu, babası Ahmet Boyacıoğlu, hocam Yekta Kopan, Cannes'da çok güzel vakit geçirdiğimiz Gülçin Santırcıoğlu, menejerim Selim Ünel de oradaydı. Yandaki açık hava sinemasında Casino Royal (2006) gösterildi. Müzikle devam eden gecenin sonunda ev arkadaşlarımı (Sezgi ve Özlem) dinleyip eve geri döndüm. Ertesi gün 08.00 seansında Matteo Garrone'nın filmine gidecektim. Uyandığım gibi Reality'nin İtalyan dünyasına, ardından Fatih Akın'ın yeni belgeseline girdim. Akşama onun adına düzenlenen Türk-Alman partisine gidiyoruz. Azerbaycanlı yönetmen Ilgar Najat ile ülke ve filmlerimizden bahsederken, Türk sinemasının kısa zamanda geldiği noktaya dışarıdan bakmak beni daha da mutlu etti. Uykusuz ama güzeliz.
Hararetli sohbetleri arkada bıraktığım sırada kendimi yarışma kapsamındaki kısa filmleri izlerken buldum. Yarışma bölümünden sonra Short Film Corner'da benim de oynadığım bir filmle birlikte tanıştığım diğer arkadaşların filmlerine dalmışım; yaşıtlarımın özgün düşüncelerine ve çalışkan tavırlarına hayran kaldım. Akşam üstüne doğru Nuri Bilge Ceylan'ın "Mayıs Sıkıntısı" gösteriminin ardından çok değerli bir söyleşisine katıldım. Kısa ama derin ve zor bulunan bir içtenlikteydi. Kişisel olarak verdiği nasihatlar da öyle... Motive edici, öğretici ve insana dair... Sonrasında Film Yönetmenleri Birliği tarafından seçilen Nuri Bilge Ceylan, "Altın Fayton" ödülünü aldı. İsminin anons edildiği her salon, alkışlarla yıkılıyor. O kadar çok seveni var ki birebir ilgilerine şahit olmak onur verici.
Türk standında Perşembe gecesi verilen ilk parti, bütün festivali kardeşliğe davet etti. Babam (Selim Atakan) burada ilk kez piyano çaldı. Şarkılarına hep birlikte eşlik ettik. Arkadaşlarım Sera Sade, Elif Boyacıoğlu, babası Ahmet Boyacıoğlu, hocam Yekta Kopan, Cannes'da çok güzel vakit geçirdiğimiz Gülçin Santırcıoğlu, menejerim Selim Ünel de oradaydı. Yandaki açık hava sinemasında Casino Royal (2006) gösterildi. Müzikle devam eden gecenin sonunda ev arkadaşlarımı (Sezgi ve Özlem) dinleyip eve geri döndüm. Ertesi gün 08.00 seansında Matteo Garrone'nın filmine gidecektim. Uyandığım gibi Reality'nin İtalyan dünyasına, ardından Fatih Akın'ın yeni belgeseline girdim. Akşama onun adına düzenlenen Türk-Alman partisine gidiyoruz. Azerbaycanlı yönetmen Ilgar Najat ile ülke ve filmlerimizden bahsederken, Türk sinemasının kısa zamanda geldiği noktaya dışarıdan bakmak beni daha da mutlu etti. Uykusuz ama güzeliz.
15 Mayıs 2012 Salı
Cannes Film Festivali 2012 *
Bu yılki 65. Cannes Film Festivali'nin kapak yüzü ve festival organizasyonunun ikonu Marilyn Monroe.
"Mayıs sıkıntısı" dediğimiz o mevsimsel dönemi süpürüp atacak olan şey çok güçlü geliyor: Cannes Film Festivali. Yarışacak filmlerin yanısıra beklenen jüri de açıklandı. Geçen sene ilk gidişim olduğu için "Neredeyim? Ne yapacağız" sorularına cevap aramaktan günler keşfetmekle geçip gitmişti.. Ayrıca geçen seneki "Bir Zamanlar Analodu'da"nın ödül heyecanı ve koşuşturmasına nazaran bu sefer fazlasıyla rahat edeceğiz. ZeynoFilm ekibiyle ve orada buluşacağımız arkadaşlarımla film dolu, mükemmel günler geçirmeyi bekliyorum.
Öncelikle bu sene, bir çok açıdan daha temkinliyim.
-İlk işim kalacağımız evin yolunu öğrenmek olacak. Geçen sene gala sonrası biraz kutlamaya katılıp eve dönmek üzere yola çıktığım sırada -ev yürüme mesafesi uzaklıktaydı- bir de baktım ki Cannes sokaklarında kaybolmuşum. Babama göre; insan Cannes kadar küçük bir yerde kaybolur mu hiç? Ama oluyor işte. Tek sorun festival çadırlarıyla ödül töreninin karşısındaki çadırların tıpatıp aynı olmasıydı (öyle ama).
-Faturalı hatta geçtim. Kaybolma sırasında heyecandan ingilizcem ve fransızcam birbirine karışmıştı, in cin top oynayan sokaklarda karşılaştığım bir iki insana doğru dürüst yol bile soramamıştım. "This rue that je veux aller" gibi başarısız girişimlerden sonra birilerini arayayım, dedim. Kontörüm kalmamış. Bu sene "Cannes Film Festivali'nde ödemeli atan kız" fantazisine adımı yazdırmak istemiyorum.
-Yanıma kalın giysiler almayı unutmadım. Güneşli havaya kaptırıp gezerken Cannes'daki sinema salonlarına girdiğimiz anda kuzey rüzgarı gibi esen klimalari kim unutabilir ki? Ayrıca sabah hava sıcak dersin, akşam: "Sen de mi Brütüs!" Hayal kırıklığını aramıza sokmaya gerek yok..
-Birlikte film izleyecegim insanı iyi seçecegim. Film sırasında çok konuşmasın. Halinden memnun olsun, yeter. Henüz filmin etkisindeyken seans çıkışı duyacağınız ilk şey "üff, puff, of, ayy cok sıcak bunalıcam" olmamalı.
-Dişimi sıkıp daha az uyuyacağım. Bu kesin. Sabah seansları en boşu olduğu için erken saatte filmlere gitmek istiyorum ama aynı zamanda geceyi erken bitirmek istemiyorum. Arkadaşım Olgu Baran Kubilay; "gün içinde şehir efsanesi gibi kulaktan kulağa yayılan partiler," der.
-Açık hava sinemasına gideceğim. Geçen sene açık havada herhangi bir filme gitmedim. Bu sene hangi film olduğu önemli değil, yeter ki sahille filmi aynı karede görebileyim.
-Davetiyelere çocuğum gibi bakacağım. Çok önemli(!) bir gala gecesinde davetiyeleri ben taşımayayım diye kardeşim almıştı, korteje girdikten sonra elimizdeki davetiyelerle yaklaşık 3-4 güvenlik geçtik. Salona gireceğimiz kapıya geldiğimizde kardeşimin ceketinden nasıl olduysa o davetiyeler düşmüş. Düştüğü anda da yerden kapılmış tabi. Anlatmaya çalıştık davetiyelerimiz olmasa buraya kadar gelemezdik, diye. Ne kadar çabalasak da ikna edemedik. Neyse sonunda olan oldu. Acil durum melekleri geldi kurtardı bizi. Bir şekilde içeri girdik ama girene kadarki süreç bir ömürlük aşk acısına bedeldi.
-Jude Law'ı tekrar görme şansım olursa sadece bakmakla yetinmeyeceğim. Bir dakika. Bunu düşünmem lazım...
Jude Law kısmında takılı kaldım. O nasıl bir asalet, sanki aktör değil de prens! Neyse... Pişmanlıklarım bu kadar, gerisi festival heyecanına kalmış. Wes Anderson'un "Moonrise Kingdom" isimli filminin gösterimiyle 16 Mayıs'ta açılacak festival, Claude Miller'ın "Therese Desqueyroux" isimli filminin gösterimiyle 27 Mayıs'ta sona erecek. Bu sene çok güçlü filmler yarışıyor. Yarın yola çıkıyorum. Önümüzdeki 5 gün oradayım. Roberto Cavalli'nin yatına atlayıp derin sularda kaybolmazsam orada bulunduğum günler boyunca buraya yazacağım. Herkese güzel filmler ve eğlenceler diliyorum. Tekrar görüşmek üzere.
Yarışacak olan filmler: http://www.festival-cannes.fr/en/archives/2012/inCompetition.html
Jüri: http://www.festival-cannes.fr/en/archives/juryLongFilm+.html
Masterclass: http://www.festival-cannes.fr/en/festival/aroundTheSelection/2012/masterclass.html
Daha fazla bilgi için: http://www.festival-cannes.fr/en.html
7 Mayıs 2012 Pazartesi
H. Cibran - Dostum
Dostum, göründüğüm gibi değilim. Görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. Senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise. Benim içimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez. Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir. 'Rüzgar doğuya esiyor' dediğin zaman 'evet, doğuya esiyor' derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem. Denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. Bırak, denizimle başbaşa kalayım.
Senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öğle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin- görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. Bırak, gecemle başbaşa kalayım.
Sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumun ötesinden bana seslenirsin, ’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım' -çünkü cehennemimi görmeni istemem. Alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. Senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi. Bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.
Sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. Gene de gülüşümü göresin istemem. Bırak, kahkahalarımla başbaşa kalayım.
Dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. Oysa ben deliyim. Ama gizliyorum deliliğimi. Bırak, deliliğimle başbaşa kalayım.
Dostum, sen benim dostum değilsin,
Ama ben bunu sana nasıl anlatacağım?
Benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz elele.
H. Cibran
Senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öğle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin- görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. Bırak, gecemle başbaşa kalayım.
Sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumun ötesinden bana seslenirsin, ’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım' -çünkü cehennemimi görmeni istemem. Alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. Senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi. Bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.
Sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. Gene de gülüşümü göresin istemem. Bırak, kahkahalarımla başbaşa kalayım.
Dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. Oysa ben deliyim. Ama gizliyorum deliliğimi. Bırak, deliliğimle başbaşa kalayım.
Dostum, sen benim dostum değilsin,
Ama ben bunu sana nasıl anlatacağım?
Benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz elele.
H. Cibran
6 Nisan 2012 Cuma
Mavimiş Mevsim
Karşımda manidar kelimeler,
Eşliksiz şarkılar,
Saçlarında çiçekler, kıvırcıkların
Karda bembeyaz, baharda rengarenk.
Bir gece, kış bitmek üzereyken;
Saatler buz tuttu.
Ve küçük kız oynamaya başladı
Duvar gölgesindeki çiçeklerle.
Yazı getiren deniz kokuları gibi,
Aşkın ilk esintisini soludu oradan.
Gördüğü gözler dünyasına ayna oldu.
Mavi bir cümle yazıldı
Uzun süre saklı tuttuğu kalbine...
Saatler balkabağını gösterdiğinde,
Açık mavi,
Geceyi laciverte bürüdü.
Koyu rüyalar misafir oldu bedenine.
Sabah olduğunda buz tutan zaman,
Mavi bir gözyaşına dönüştü ve gözyaşı
Bahar yağmurunun habercisi oldu evrenine.
24 Mart 2012 Cumartesi
Piramit
Yakın zamanda bir kadınla tanıştım. Uzun zamandır bu kadar "içten" birini tanımamıştım. Görüşmemizin hemen ardından bana bu yazıyı gönderdi. Gülümseyerek okudum. "Kendini Gerçekleştiren İnsanlar"ın var olduğunu bilmek güzel. Sevgiler...
"Abraham Maslow'un ortaya koyduğu ihtiyaçlar hiyerarşisi sıklıkla bir piramit olarak düşünülür. En temel ihtiyaçlar piramidin tabanında yer alır. Nefes almak, yemek, içmek, ısınmak, barınmak gibi fizyolojik ihtiyaçlardır bunlar. Varsayıma göre açlıkla mücadele eden birinin daha üst düzeydeki bir arzuya yönelmesi pek olası değildir. Bir üstteki katmanda güvenlik vardır. Eğer kişi kendisini, ailesini ve içinde bulunduğu toplumu güven içinde hissederse bir sonraki katmandaki ihtiyaçları tatmin etmeye yönelebilir. Üçüncü katmanda ait olma ve sevgi gereksinimi vardır. Yani yaklaşık olarak başkalarıyla ilişki kurmak, kabul edilmek ve bir yere ait olmak... Daha da yukarı çıkıldığında saygınlık ve değer gereksinimi vardır ki bu prestij, başarı, yeterli olmak, başkaları tarafından tanınmak ve benimsenmek gibi ihtiyaçları içerir. Piramidin en tepesinde ise kendini gerçekleştirme gereksinimi vardır.
Aslında anlaması çok kolay. "Aç ayı oynamaz" sözünden gidin. İnsan, bir alt katmandaki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, yani kişilik düzeyine geçemez. Birey için o an baskın olan gereksinimler hangi katmana ait ise, kişiliğin gelişmişlik düzeyi de onun tercihinden bağımsız olarak bu gereksinim katmanına karşılık gelen düzeyde olabilir (istisnalar dışında). Yani denmektedir ki: Karnını doyurabilen ama ciddi biçimde güvenlik sorunu olan birinin kendini geliştirmeye yönelik bir kitabı okuması pek de beklenemez.
Piramidin en tepesindeki katmana gelelim: Kendini gerçekleştirme... Teoriye göre kişi ancak diğer ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kendini gerçekleştirmeye odaklanabilir.
Kendini gerçekleştiren insanların özellikleri nelerdir?
Kendi özelliklerini kabul etme ve demokratik dünya görüşü: Kendini gerçekleştirmiş insanlar; geçmişleri, şu anki konumları, sosyoekonomik ve kültürel düzeyleri ne olursa olsun kendilerini ve diğerlerini oldukları gibi kabul etme eğilimi gösterirler. Suçluluk duymadan ve kısıtlamalardan uzak biçimde, kendilerinden ve hayatlarından keyif alırlar.
Gerçekçilik: Kendini gerçekleştirmiş insanların bir diğer özelliği, gerçekçilikleri. Bilinmeyen veya farklı olan şeyler karşısında korkulu olmak veya yok saymak yerine, mantıklı bakış açısı sergilerler.
Problem odaklı olmak: Yine bu kişilerin, kişisel prensipleri ve sorumluluk bilinçleri gelişmiştir. Gerçek problemlerle uğraşmaktan zevk alırlar ve diğer insanların da hayatını güzelleştirmek isterler.
Doruk deneyimleri: Bu kişilerde sıklıkla doruk deneyimleri olur. Doruk deneyimi; coşku, merak ve huşu yani handiyse dehşetle karışık saygı, zaman ve mekan kavramının unutulması gibi hislerle belirlidir. (Ki bu ayrı bir yazı konusu)
Otonomi: Bu kişiler diğerlerinin mutluluk ve memnuniyet tanımlarına uymak zorunluluğu hissetmezler. Bu otantik bakış açısı, kişinin o anı yaşaması ve her deneyimin güzelliğini takdir etmesine sebep olur.
Tek başındalık ve gizlilik: Bu kişiler tek başındalıktan (yalnızlıkla karıştırılmamalı) zevk alırlar ve gizliliğe önem verirler. Diğerlerinin dostluğundan zevk alırken; kendilerine zaman ayırmak, kendilerini keşfetmeye önem vermek gibi öncelikleri de vardır.
Derinlikli mizah anlayışı: Kendilerine ve durumlara gülebilirler ama başkalarının duygularıyla dalga geçmezler.
Spontanlık: Açıklık, geleneklere yapışıp kalmamak ve spontane olmak. Genel kabul gören sosyal beklentileri gerçekleştirmek için düşüncelerinde ve davranışlarında kendilerini hapsolmuş hissetmezler.
Yolculuktan keyif almak: Somut bir hedefleri olsa da, olayları başı ve sonu olan şeyler olarak görmezler. Bir şeyi başarmak için çıkılan yol da önemli ve keyiflidir.
Bütün bunlara ne kadar yakınsınız, bir bakın. Ve fakat piramidin en tepesini arzu edenlere bir şey söylemeliyim: Orayı var etmek için geçmeyi beklediğiniz alt katmanlara ne gibi yükler ve beklentiler eklediğinize bir daha bakın. Güvenlik veya ait olma gereksiniminiz, sizin için ne zaman tam anlamıyla tatmin olacak? Daha üst katmanı harekete geçirecek doyum halinize ne zaman ve ne ile ulaşacaksınız? Etrafımızdaki bir çok şey, o katmanları iyice büyütüp genişletirken hangi noktada bir üst katmana hazır hissedeceksiniz kendinizi? Dahası size bir sır vereyim isterseniz: Benim bildiğim, gördüğüm, tanıdığım kendini gerçekleştirmiş bireylerin hemen hemen hepsinin temel özelliği alttaki katmanları bir güzel, tıka basa yaşamış, halletmiş, doldurmuş olmaları değildi. Bir biçimde o katmanları çokça değil, anlamlı biçimde doldurmuşlar; hatta bazılarını önemsiz hale getirmişlerdi. Güvenlik gereksinimi katmanını geçmek için kapısında güvenliği olan bir sitede oturmayı veya ölümsüz olmayı beklememişlerdi. Hele hele ait olma gereksinimi içeren katmandan beklentileri hiç de fazla değildi. Zaten bu katmandan beklentisi fazla olan birisiyle piramidin tepesine ait olan özelliklerin nasıl da çeliştiğini anlamışsınızdır."
Cem Mumcu
20 Mart 2012 Salı
Quasi Parlando
18 seneden topladığım;
-2 adet dolu günlük
-7 adet yarım bırakılmış ajanda (içi yapılacaklar dışında bir sürü not ve kelime oyunlarıyla dolu)
-2 adet kişiye ithaf edilmiş defter
-1 adet şiir defteri
-1 adet hatıra defteri (hayatıma fidan gibi dikilip giden veya dikildiği yerde hala büyüyen sevdiklerim hakkında)
-600'e yakın günce (bilgisayarda yazılmış)
ve hayatıma hayat katan yazar ve şairlerin didiklediğim cümleleriyle dolu kağıtlar buldum.
Bazen bir yazıyı yazabilmek için öncesinde başka bir yazı yazmam gerekiyor. Yazacak olmam. Yazabilmem. Yazmış olmam. Ya da sadece yazmam. Yaşıyorum. Yazıyorum. Sonra dinlenmeleri için onları susmaya bırakıyorum. Bazen de elimden harf çıkaramayacak kadar üzgün ya da mutlu oluyorum. Öyle anlar geliyor ki hiç bir benzetme yakışmıyor hayalime. Ara sıra kelimeleri harcamaya kıyamıyorum derken aniden umut konuyor lambama, "nasıl olsa daha güzelleri var" diye avutuyorum kendimi. Yine yazıyorum.
Susuyorum.
Cümlelere güvenmediğim zaman, melodiler alıyor yerini benliğimin.
Tam aşkımı itiraf edecekken notalara, başlıyor Elif'i anlatmaya.
İşte bu yüzden Quasi Parlando dedim blog'uma...
Quasi Parlando:
Bir müzik terimi; yarı konuşur, yarı şarkı söyler gibi..
Sevgiler;
Elif Atakan
-2 adet dolu günlük
-7 adet yarım bırakılmış ajanda (içi yapılacaklar dışında bir sürü not ve kelime oyunlarıyla dolu)
-2 adet kişiye ithaf edilmiş defter
-1 adet şiir defteri
-1 adet hatıra defteri (hayatıma fidan gibi dikilip giden veya dikildiği yerde hala büyüyen sevdiklerim hakkında)
-600'e yakın günce (bilgisayarda yazılmış)
ve hayatıma hayat katan yazar ve şairlerin didiklediğim cümleleriyle dolu kağıtlar buldum.
Bazen bir yazıyı yazabilmek için öncesinde başka bir yazı yazmam gerekiyor. Yazacak olmam. Yazabilmem. Yazmış olmam. Ya da sadece yazmam. Yaşıyorum. Yazıyorum. Sonra dinlenmeleri için onları susmaya bırakıyorum. Bazen de elimden harf çıkaramayacak kadar üzgün ya da mutlu oluyorum. Öyle anlar geliyor ki hiç bir benzetme yakışmıyor hayalime. Ara sıra kelimeleri harcamaya kıyamıyorum derken aniden umut konuyor lambama, "nasıl olsa daha güzelleri var" diye avutuyorum kendimi. Yine yazıyorum.
Susuyorum.
Cümlelere güvenmediğim zaman, melodiler alıyor yerini benliğimin.
Tam aşkımı itiraf edecekken notalara, başlıyor Elif'i anlatmaya.
İşte bu yüzden Quasi Parlando dedim blog'uma...
Quasi Parlando:
Bir müzik terimi; yarı konuşur, yarı şarkı söyler gibi..
Sevgiler;
Elif Atakan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
